29 Nis 2013

Sevişgen Bonobo'lar!


Bonobo, maymun soyunun "savaşma seviş" diyen tarafıdır ve yakın kuzeni şempanzeden çok daha şehvetli ama az kavgacı oluşuyla nam salmıştır. 

Waal'in ifadesiyle: "Şempanzeler cinsel ilişkiye pek çeşitlilik getirmezken, bonobolar sanki Kama Sutra'yı okumuş gibi davranıyor, akla gelebilecek her türlü pozisyon ve varyasyonu uyguluyorlar. Örneğin misyoner pozisyonunda çiftleşiyorlar; bu, şempanzeler arasında hemen hiç bilinmeyen bir şey. Ama cinsel yaşamları salt çiftleşmekten ibaret değil. Çoğu varyasyon sosyo-cinsel nitelikli,  yani ergin bir erkekle doğurganlık dönemindeki bir dişi arasında çiftleşmeyle kısıtlı olmak zorunda değil. Cinsellik aynı cinsiyetten iki ergin arasında, bir ergin ve dişi ya da erkek bir ergen veya iki ergen arasında yaşanabiliyor. Cinsel davranışlar arasında dudak dudağa öpüşme, oral seks, elle cinsel organı okşama, iki erkeğin penislerini kılıç gibi kullanması, erkek erkeğe ilişki ve kızışmış iki dişinin kardeşçe yakınlık çerçevesinde şişmiş vulvalarını ileri geri birbirlerine sürterek gerçekleştirdiği genito-genital sürtme de (kısaca G-G sürtme deniliyor) var. Genelde orgazmla sonuçlanmayan bu eylemlerin sosyal amacı, iyi niyet ifadesi, heyecanı yatıştırma, selamlama, gerginliği ortadan kaldırma, yakın bağ kurma, yiyecek paylaşma talebinde bulunma, barışma vb. çeşitli konulara dair iletişim gibi görünüyor. Bu yararlar listesinde saf zevk ve (ergenler açısından) eğitici oyun gibi artıları da ekleyebiliriz. Varyasyonlu, sık ve genelde kayıtsızca yaşanan seks, bonobo politikalarının dostane kalmasına yardımcı olan, geniş çapta uygulanan bir toplumsal yumuşatıcı. Şempanzeler cinselliğe dair sorunları güçle, bonobolarsa güce dair sorunları cinsellikle çözümlüyor."

Not: National Geographic Mart 2013 Bonobolarla ilgili makalesinden alıntı.

Yasaklar ülkesindeki Halice!


Not: Notlarımı karıştırırken böyle saçma salak bir yazımla karşılaştım. Paylaşmamış olmayayım hani :P

Bugün size bir masal anlatacağım. Hani küçükken "Alice harikalar diyarında" diye anlatırlardı bizlere. Bu ise Alice’in tornu Halice’nin gezgin hikayesi. 

Halice, bir gün ninesi olan Alice çok sinirlenmiş. Ergenlikten yeni çıktı ya. Bir afra tafralar... "Ben büyüdüm, kendi kararlarımı verebilirim" diye almış çantasını yollara vurulmuş. Alice ninenin son dediği şeyi duymamış tabi: “Artık dünya o kadar da harika değil!”

Halice mutlu mesut yolculuğa başlamış. O kadar çok hevesliymiş ki yeni kültürler görecek, yeni insanlar tanıyacakmış. Özgür kuş gibi bir daldan dala konacakmış. Bineceği dalın da sağlam olması gerektiğini akıl edecek mi? Bok vardı; geziyorsun. Otur evinde. Çeyiz falan diz. Ama bu Halice bilmez çeyiz meyiz. 

Halice, her bir adımda hiçbir şeyin aslında öyle olmadığını yavaştan görmeye başlamış. Kitaplarda okuduğu gibi, fotoğraflar da gördüğü gibi değilmiş. Yavrum Halice dünya değişti haberin yok! 

Her bir sokakta aç insan. Kentler solmuş. "Ama fotoğraflarda yeşildi bu dünya!"  Küresel ısınma diye bir şey bilmezsen küresel keriz olursun böyle işte. Dünya tekken ikiye bölünmüş.  Zenginler ve Fakirler. Fakirler çöplük içinde yemek ararken; zenginler bu kaosun ortasındaki gökdelenlerde şampanya patlatıyorlarmış. Zamanı gelince bu uzun gökdelenler onların da kıçlarında patlayacak; haberleri yok sadece!

Sonra, Halice oradan oraya gezerken kendini yasaklar ülkesinde bulmuş. Tabi daha haberi yok. Sonra birden düşünmüş Alice "Ninem napıyor? Çok yüklendim çıkarken kadıncağıza. Bir internet kafe bulayım; hal hatır sorarım." diye. Nine de çakal gibi ya biliyor her şeyi. 

Halice 5 numaralı masaya oturur. "Bu arada girmişken azıcık sörf de yapayım" demiş. Youtube'a girmiş iki komik video izleyeyim; damdan düşenler, ağaca çarpanlar falan... Karşısına kocaman mahkeme kararı çıkmış. Youtube yasakmış!!!

Birkaç ay burada sürttükten, pardon süründükten sonra bazı şeylerin hiç de normal olmadığını düşünmüş. Baştaki Landlord elindeki kalemle adeta Zeus misali yurt genelinde fırtınalar estiriyormuş. Duymak istemediği tüm kişileri içeri tıkıyormuş. Hatta kendi konuşması sırasında havlayan bir köpeği bile özel işkence odasına koyduğu dedikoduları dönüyormuş. 

Sonra bir anda net görmeye başlamış Halice. Etraftaki herkesin ağzı siyah bantlarla kapalı. Gören gözler aslında görmüyor, duyan kulaklar ise sağır olmuş. Sözde serseri takımı etrafta toplum huzurunu bozuyormuş. "Seks yaparken odanızda kamera olmadığına dikkat edin." gibi duvarlara anarşist yazılar karalıyorlarmış. El altından telefon dinlemeyi engelleyici cihazlar satılıyormuş. 

Halice, "En iyisi ben geri döneyim. Gittikçe dünya her yerde boka dönüyor. Yasaklar, haraplar..." diye masal kitabı diyarlarına geri dönmüş. Bu masal da burada bitmiş. Dağılın şimdi!

28 Nis 2013

Eroin: Christina F'in Korkunç Anıları


Hikaye değil; tamamıyla gerçek! Küçük yaşta eroin bağımlısı olan Christine F'in uyuşturucu ile mücadelesini ve dünyasını anlatıyor. Kitabın bir de filmi mevcut.
  • Kathi'yle aramda geçenlere rağmen artık grubun üyesiydim. Öbürlerine göre ben henüz "küçük"tüm. Ama onlardandım. Çocukların hiçbiri, bana dokunmaya bile kalkışmıyordu. Benim daha kendimi bu işler için fazla küçük hissettiğim herhalde grupta konuşulmuş ve herkesçe kabul edilmişti. "Alki"lerde böyle durumlarda çok farklı davranmıyordu. "Alki"ler dediğimiz, bira içen ya da başka içki şişleri ellerinde dolaşan gençlerdi. Onlar nazlanan kızlara felaket vahşi davranıyorlardı. Bu kızlarla alay ediliyor, aşağılanıyor ve perişan oluyorlardı. Bizde kabalık yoktu. Biz birimizi olduğu gibi kabul ediyorduk.
  • Bu da keşlerle alkolcüler arasındaki farktı işte. Çoğu esrarcı, ötekinin içinde ne olup bittiğini hissediyordu. En azından karşısındaki kendi grubundansa. Alkolcüler sarhoş olunca kızlara saldırıyorlardı. Onların derdi yalnız buydu. Bizdeyse başka şeyler önemliydi.
  • Eroinman iş adamı gibidir. Hiçbir gün kasada açık vermemek zorundadır. Arkadaşlıktan ya da sempatiden, öyle serbestçe krediler dağıtmaz.
  • Bir defasında birkaç başka yabancıyla birlikte bir battaniye üzerinde oturuyordu, battaniyenin yanına uzanmıştım. Herif beni battaniyenin üzerine davet etti. Adı Mustafa'ydı. Türk'tü  Ötekiler Araptı. Hepsi de on yedi ile yirmi yaşları arasındaydı. Peynir ekmek ile karpuz yiyorlardı, bana ve Janie'ye biraz verdiler. Bu Mustafa'yı bayağı iyi buluyordum. Satıcıydı. Fakat satış tarzı hoşuma gitti. Bizim yıldız satıcıların o telaşı, ukalalığı onda yoktu. 
  • Terapi isteklerinin en az yüzde sekseni yeniden iptilalarına geri dönüyorlar. Bunun nedenleri arasında, eroinden bir süre uzak durduktan sonra müptela haline geldikleri koşullarla aynen yeniden karşılaşmaları da sayılabilir.
  • Bugünkü uyuşturucu müptelalarının 1960'ların esrarcı ve hapçılarından güdü ve amaç bakımından büyük farkları var. Eskiden, hippilerde olduğu gibi, bilincin genişletilmesi diye bir şey söz konusuydu  Şimdikilerde ise bilincin devre dışı bırakılması söz konusu. 
  • Okuduğumuz kitaplar üzerine konuşuyoruz. Sihirbazlıklar, parapsikolojiyle, budizmle ilgileniyoruz. Hayatı zevkli hale getirmiş insanları arıyoruz, onlardan bir şeyler öğrenmek için. Çünkü; oldukça kötü günler geçirdik...
  • Grubumuzdakilerin uyuşturucularla vardığı özgürlük bambaşka. Felaket gürültülü bir müzikle kendimizi sersemletmek için diskoya ihtiyacımız yok. (...) Tamamen doğaya kaptırdık kendimizi.  

26 Nis 2013

Boktan TVler


Bir kadın televizyon programında bir konu hakkında konuşmaktadır ve bir tane cümlesinin içinde "Bok" geçer.
"Şimdi boktan dedim ya bunu bipleyeceksiniz. Çünkü programınızı, televizyonu milyonlarca küçük çocuk izliyor. Kötü örnek teşkil etmesin diye değil mi?! Hayır, sansür koymayın! Çünkü o beş yaşındaki küçük çocuğunuz bu boktan bok kelimesi siz ne kadar saklamaya çalışsanız da birçok yerde duyacak. Şakır şakır konuşmaya başladığı zaman emin olun en ağza alınmadık kelimeleri söylecek. Herkes biplediği ile kalacak! Bir şeyleri öğrenmiş çocuk nerede boktan denmeli nerede boktan dememeli bilir! Eğer gerçekten iyi yetiştirmek istiyorsanız çocuğunuzu, kaldırın kıçınızı oturduğunuz koltuktan ve televizyonun kapama tuşuna basın. Sonra alın o aptal kutusunu camdan aşağı fırlatın."
O boktan geçen cümle her neyse tüm hak edilmişlere!


Sizin ölüm senaryolarınız neler?



Herkes ölümü bekler bir şekilde. İnsan doğar, yaşar ve ölür. Her ne kadar bunu düşünmek önemli değil desek de aklımızın bir köşesinde daima durur ölüm. Peki, siz hiç nasıl bir sonla dünyaya veda edeceğinizi düşündünüz mü? Saçma ya da komik olabilir, ama birkaç son senaryom var.

Senaryo 1: 
Hayatın ağır koşullarına dayanamayıp kafı yerim ve en son tımarhanelik olurum. Tımarhanede bir boşluğa bakarken bulacakmışım gibi hissediyorum. Ölene kadar burada yaşıyorum.  Gözümde böyle bir sahne canlanıyor. Eğer bir gün tımarhaneye gidersem, sevgili blogdaşlarım bana birkaç kutu en karmaşığından ve parçalısından puzzle yollayın! Eğlenceli olur. Lakin bu şekilde keyfim de yerinde olur.

Senaryo 2: 
Yine acıklı bir son daha kurguladım. Hayatın artık çekilmez ve yaşanmaz bir yer olduğuna karar veriyorum. Tüm evi temizliyorum. (Klasik intihar sahnesidir zaten bu.) Banyoya su dolduruyorum; bileklerimi kesiyorum. Cok acıklı bir son! 

Senaryo 3:
Güneşli bir hava. İnsanlar mutlu mesut işlerine doğru yol alıyor. Yeşil ışık yanmış ve karşıdan karşıya tam geçerken dengesiz bir sürücü PAT çarpıyor bana! O an tüm yaşamım saniyeler içerisinde gözümün önünden geçiyor (Bu olayı gerçekten nasıl oluyor anlamıyorum, insan beyni işte.) 

Senaryo 4: 
Uçak ile bir yerden bir yere gidiyorum. Benim olduğum uçağı bir azılı sapkın kaçırmış. Birini rehin olarak almış ve ben kahramanlık yapmaya çalışıyorum. "Kapa çeneni sürtük." diyor ve bir el ateş ediyor alnımın ortasına. Hemen ölüyorum.

Senaryo 5:
Altın vuruş yapıyorum. Ertesi gün acıklı hikayem posta üçüncü sayfa haberi oluyor. 27 yaşımı geçersem böyle bir senaryo gerçekliğini yitirir zaten. Maksat kulübe katılmak.

Senaryo 6:
Ve ecelimle ölürüm. Herhangi bir yaşta. Her hangi bir şekilde. Ölünce görürsünüz. Arkamdan uzun süre konuşun pıtırcıklar!
Çok fazla film izlememem lazım! 

16 Nis 2013

Yollarda Olmak


Yollarda olmak… 
Dokunmak bilinmezliklere.
Keşfetmek yeni şeyleri. 
Kimi zaman Fransız şarkısıdır. 
Kimi zaman tango yapan İspanyol kadına benzer. 
Bazen de Meksika acısıdır.
 Aniden İtalyan bir erkeğin bakışında  ya da Estonyalı bir kadının. 
Kısacası gezmek “hayat”tır. Samimi bir gülümse gelir hiç de tanımadığın insandan. 
Ardından bir el sallama. Küçük bir çocuktur meraklı gözlerle izleyen seni. 
Bakarsın etrafına. Huzur ve keyif. Kimse kafanı şişirmez. 
Dert etmen gereken bir şey yoktur. Salına salına dolaşırsın.
 Kaydedersin anıları. Bazen bir fotoğraf karesinde; bazen de küçük bir hediyede. 
Bu yüzden yollar vazgeçilmez. 
Nefes aldıkça gezeyim.