31 Eki 2010

Altı Yıl Elektriksiz ve Parasız yaşanır mı?!


Evet!...

Hatta 6 yıl değil 16 yıl da yaşanır(mış) Bunu Birhan-Tuğba Alakır çifti bize gösterdi. Tüketim hayatına, bu gittikçe kötüleşen sisteme karşı Antalya- Alakır Vadisi'ne yerleşmişler altı yıl önce. Elektriklerini kendileri üretiyor. Yiyeceklerini, ihtiyaçlarını doğadan karşılıyorlar. Ve para burada geçmiyor. Bunun yanında HES mücadelesi veriyorlar.

Bazen hepimizin aklından bu tarz şeyler geçer. Kaçmak gitmek bu yaşamdan... Çok konuşuruz öyle olmalı, bunlar yanlış diye. Ama hani bir laf vardır "Lafla peynir gemisi yürümez" diye. Alakır çifti laflarını yaşamlarına uygulamışlar. Ben takdire şayan olarak görüyorum. Birçoğumuzun yapmak istediği ama yapamadığı şeyi başarmışlar.

Aslında ziyarete gitmek gerek. Oturup konuşmak... Belki de ilk woodstock hesabı akın etmek, bir nebze mücadeleleri için. Doğa için!



Resimler: Radikal gazetesinden...

18 Eki 2010

Hayatımızdaki Yükler


"Hayat" diye başlayan, birçok benzetmeyle karşılaşmışızdır. Herkes kendi yaşadıklarına, gördüklerine göre farklı şekillere sokar... Ve Bence:

Hayat tatil bavuluna benzer. Büyük bir heyecanla ve mükemmel geçeceği umuduyla bavul yapmaya başlarız. Elimize ne geçtiyse teperiz içine. Ne var, ne yok, ne gereksiz demeden koyarız. Aslında yetmiştir aldıklarımız. Daha fazlasını isteriz: Bir farklı rengini ya da boyutunu... Seçim yapamayız bir türlü. Kıyafetler biter aksesuarlara geçeriz. Kurtulamayız ayrıntılardan. Ve şimdi fermuarı çekme zamanıdır. İstediklerimizi aldık sanırız. Yerli yerinde sığdırdık, her şey tamam oldu derken bir köşe patlak verir sığmayan bedenlerden. Kapanmaz fermuar o dolu elbiselerden.

"Of puf"la başlayan cümleler kararsızlık ve sinirle devam eder.

Taşan sabrımızdır o siyah şal. Arzularımızdır sığmayan kırmızı çamaşırlar. Öfkemizdir mor tişört. Ve kıskançlıktır sıçtın mavisi...

Tekrardan açarız bavulu. Düzene koymak için bazı şeyleri. En alttan el gezdirmeye başlarız. Birkaç şeyi çıkarmak adına. Bir taneyi atmakla başlarız. Sonra ikincisi gelir. Bozuk koyduklarımızı düzeltiriz. Katlayıp yerleştiririz. Yer açılır. En alttan sağlam olur. Boşlukları doldururuz birkaç sütyen ve çorapla...

Şimdi fermuarı çekeriz. Kapanır tek hamlede. Alırız elimize bavulu içinde kıskançlıklarımız, hırslarımız ve tutkularımızla... Ve yola koyuluruz. Her şey güzel olacak diye düşünerek.

Zaman geçer. Açarız, kaparız bavulu. Bir şeyler lazım olur kullanmak için. Beğenmeyiz bir köşeye savururuz. Bir diğerini alırız. Bir tanesinde karar kılarız ya da... İçi kesinlikle dağılmıştır. Bu arada o geçen süreç içinde yenileri gelmiştir. Eklenmiştir artık hayatlarımıza ve bedenlerimize...

Ve yeniden yola koyulma zamanı. Ve yeniden bavul yapma zamanı. Nedense aynı şeyler tekrarlanır. İçine onlarca şey teperiz. Tam ağzını kapattık derken, köşesinden bir yerlerden dışarı fırlarlar. Sarkarlar...

Bazen en iyisi bavulu yanına hiç almamaktır. Yüksüz bir yaşam! Bavulu atmak ölüm değildir. Kimi zaman her şeyi geride bırakıp yeni bir başlangıç ya da biraz kafa dinlemek adına bir şey demeden kaçmak isteriz ya... Onun gibi bu da. Kimseye sorumlu olmadan, kafa şişiren sesleri duymadan gitmek. Öfkelerimizi, komplekslerimizi, kıskançlıklarımızı, acılarımızı bırakarak devam etmek. Bir bebek gibi günahsız olarak.

Not: Bu yazıda kaç tane bavul sözcüğünü geçtiğini doğru bilen ilk kişiye bir güzellik yapıcam :P

13 Eki 2010

Trendsetter - 11/08 ve Ben

Hollywood'a gelmişim ünlü olmak için; bir bakmışım elimde kahve makinesiyle garsonluk yapıyorum... Ne umuyordum ne buldum. Mu?! Hayır! Bunlar filmlerde olur. Hem hollywood'da değilim, hem de ünlü olmak gibi bir amacım yok. Bla bla bla... Her şey içimdeki o engin yetenekten dolayı. Keşfedilmeden duramıyorum :P ...

Bu kadar şımarıklık yeter...

İstanbul'a geldiğim ilk sene çok sevdiğim bir arkadaşım trendsetter dergisinin bir sayısı için Zeitgeist sayfasında bir seferlik modellik yapmamı istedi. Ben de ilginç bir deneyim olur hem de eğlenceli olacağını düşünerek kabul ettim ve öyle de oldu. Bir araya gelen tüm ekip mükemmel bir ruh oluşturdu. Ortaya aşağıdaki kareler çıktı..

Aramızdaki tek erkek Efe Can Çakmak'tı. Takip edenler blogundan bilir. Oya ve Sinem ile de orada tanıştım. Çok şekerler ve hepsiyle iletişime devam. Aslında Oya'ya diyorum blog açsın diye. Sallar burayı... Birçoğu moda blogu tutuyoruz diye geçiniyor. Oyaaa! Anladın sen onu... =)

Fotoğraflarımızı çeken Tuna'nın devinantartı için şuraya tık














11 Eki 2010

Kadıköy'de Dünya Partisi...


Perşembe günün yorgunluğu üzerimden çıkmamış. Öğleye kadar uyusam da yoğun bir günün ağırlığını halen daha hissediyorum. Ve o gün bile halletmem gereken bir saatlik bir iş var. Şansa bak! Hava da bardaktan boşalırcasına. Elime ne geldiyse geçiriyorum ve yola koyuluyorum. Allah'tan yakın bir yer. Ama yine de o yağmurda dönüşte  eve kadar yürümek zorunda kalıyorum. Ve birkaç gün önce olmuş olduğum lanet regl sinirlerimi en yüksek dereceye çıkarıyor.

Ve sonunda evdeyim...

Odanın her bir tarafında eşyalar, yıkanacak bulaşıklar, okunacak makaleler... Düşünüyorum "Ne yapsam?" diye. Sonra "Sokarım böyle işe alırım makalemi koyarım sigaramı." dedim; müzik eşliğinde koltuğuma gömülerek kendimi engin bilgilerle doldurmaya karar verdim.

Tipim: Saçlarım önüme gelmesin diye ufacık bir sürü tokayla tutturmuş bir de üstüne göt kadar saçımı arkadan toplamışım. Dünden kalma göz kalemi akmış ama sağolsun gözlüğüm ona engel çekmiş. Üzerimde pijamam. Bir iki kahve lekesi ve aslında iyi bir duş gerekli. Üzerimde yorgunluk ve tembellik anlaşma yapmışlar o koltuktan kaldırmamak niyetine.

Sonra bir anda içeri tanımadığım yüzler girdi. Kağıtlar arasına gömülmüş kafamı kaldırdım ve "Hi" diyen ağızlar eşliğinde ve ellerde dolu alkolle "parti zamanı" diyen birkaç insandı sadece. Başlangıçta. Almanya-Türkiye maçını izlemek isteyen bir iki Alman olmalıydı. Sonra nereden bilebilirdim ki tüm milletten birilerinin akın edeceğini... Şili'den Avusturya'ya, İtalya'dan Afrika'ya kadar... Ben, erasmus yapıyor gibi hissettim bir an.


Ve her şey ondan sonra başladı...

Mutfakta sınırsız alkol ve evde nerdeyse otuzun üstünde garip insan. Evde mal mal dolaşmaya başlıyorum elimde kadehimle. Şarapçı gibi... Millet feyşın takılırken ben pijamalarla herkese "hi" falan çekiyorum. Muhabbet ve tanışma faslı başta.

Bir anda çişim geliyor. Bar sanki ev anacım, kuyruk var! Neyse bekliyoruz ve muhabbete kuyrukta da devam. Sonra pantolonumu aşağı indiriyorum. İğrenç bir karın ağrısı da var bu taraftan. Ona küfrediyorum derken o da ne. O_o! Üstüme geçmiş!!! Otuz saniye şaşkınlık, panik ve utanç yaşıyorum. İçeri girip çıktım, oha, napcam herkes odada nasıl üstümü değiştirecem ya da oradan eşyaları alacam diye düşünürken otuz saniye bittiği gibi "sikerim amk!" tepkisini verdim ve çıktım. K.'nın odasına gittim ve durumu anlattım. Bu sefer o bir şok yaşadı. Odadan nasıl alabiliriz diye düşünürken. ilk önce bir sigara içmem gerek ve ardından N.'den yardım isteyeceğiz dedim. Ve gülme krizlerinden sonra olay çözüme ulaştı. Her şeyden önce otuz saniye de olsa bir utanç yaşadım.

Sonra şarapçı halime bu sefer punky kareli pijamamla geri döndüm. Bir elimde şarap bir elimde sigara ve bir yanımda siyah bir yanımda beyaz Alman kızlarla entel muhabbetlere daldık. Her şeyden muhabbet ettik gece boyunca. Güzel, eğlenceli ve büyük bir parti oldu. Bölümümü iliklerimde hissettiğim cinsten.

Alman bir kızın doğum günüymüş aynı zamanda. Tanıyorum önceden ama artık isimleri aklımda tutamıyorum. Zaten garip ve zor isimleri var. Pasta kutlama derken odadaki yeni aldığımız

antika masanın üstü yaş pasta oldu hep. Çok ucuza kapmıştık. N.'in kalbi kriz geçirir gibi oldu sonra artık battı balık yan gider misali devam etti...

Saat iki buçuğu göstermeye başladı. Herkesin keyfi yerinde. Partiye devam o zaman... Derken gözlerimi kapadığımda etrafın döndüğünü hissetmeye başladım ve bu kadar alkol şimdilik yeterliydi. Bir kahve biraz iyi gelir dedim ve kahve içtik.

Yavaştan yorgunluk ve üzerimizde salaklık beliriyordu. Zaten saat üç buçuk gibi evden ayrılmaya başladılar... Tabi gitmeden önce herkes email, facebook gibi iletişim adreslerini birbirlerine verdi. Sarıldık, öpüştük ve see you soon dedik. :P

Ne mi oldu sonra?

Kasa şeklinde biralar, şaraplar ve geriye bok gibi kalmış ev!!! Kendi evinde bir partinin sonu çok acı olabiliyor. Tabi kalkıp temizlik mi yaptık?!Sabaha bir şekilde hallederiz... Hayır, gidip horul horul uyudum! Saat zaten beş falan olmuştu. Bir ay götürür bu parti beni :P

Not: Fotoğraflar elime geçmedi daha... Geçtikten sonra birkaç tane yayınlarım...

Dostluklar...

6 Eki 2010

Fransızca Şarkılar Kuşağı Vol:1

Merhaba,
Son bir iki haftadır Fransızca şarkılara taktım resmen. Şansa birkaç dinlediğim müzik, bu merakı oluşturdu ve ben de biraz neler var neler yok diye bakınmak istedim. Normalde Fransızca merakım yoktur ama müziğe o kadar çok yakışmış ki bu dil, hangi tarz olsa kulağım hoş geldi. Bazıları gerçekten çok yumuşak ve romantik; neden Fransız şarapları meşhur, anlayabiliyor insan. Bazıları da çok sevimli ve eğlenceli. İnsan kıpır kıpır oluyor. Bazen de bir salon içerisinde bir oyun izliyormuş gibi oluyorum. Değişik bir olay. Bir de şu siteden daha geniş bir arşive ulaşabilirsiniz. Tık

Ben de hoşuma giden birkaç parçayı post neden yapmıyorum dedim ve aşağıda şimdilik bu işin birinci ayağı olan 16 şarkı var. 





























3 Eki 2010

Elm Sokağındaki Piç Oğlan


Şu ana kadar en çok korktuğunuz film neydi diye sorsalar cevabım bilmem olur… Altıma sıçırtan bir film çıkmadı daha ama gerildiğim iyi filmler oldu. Gerilim ve korku farklı şeyler ne de olsa. Bu konu ayrı bir yazı olabiliir.

Şimdiki korku filmlerindense eski yapımları daha çok seviyorum ben. Eskilerde bir samimiyet var ve daha yaratıcı buluyorum. Şimdiler gerçekçi olmaya çalışıp bu tarz şekilde insanları ürkütmeye çalışıyorlar. Ama ben hayal ürünü de olsa bir Frankstein ya da Freddy Krueger'un verdiği hazzı ve gerilimi şimdiki birçok filmde bulamıyorum. Zaten çoğu yapım eskinden parça parça arak ya da değiştirilerek bizlere sunuluyor. Bu yüzden yaratıcı gelmiyorlar ya… İyiler de yok değil ama eskilerin tadı bir ayrı geliyor bana. Eskilerin kötü adamları bir ikon ya da bir nevi devamlılığı olan isimlerdi. Şimdiler isimlerden çok olaylar çevresinde dönüyor. Uzaylılar, zombiler ya da şeytan.

Hem nostalji hem de serinin hepsini izlememiş olmamdan ötürü elm sokağı kabusu geceleri yapayım dedim. Baştan sonra tüm seriyi yatmadan önce izleyerek keyfine vardım.

İlk önce şu serinin neler olduğunu bakalım:


"Spoiler içerir"

Filmin baş kahramanı ve rüyalarımızın kabusu olan Freddy Krueger, rahibe bir kadının oğlu. Bu rahibe, bir gün çalıştığı deliler hastanesinde kule dedikleri bir yerde yüzlerce deli arasında kapalı olarak unutulur. Birkaç gün boyunca tüm deliler rahibeye tecavüz eder. Bunun ardından hamile kalır fakat babasının kim olduğu belli değildir. Büyüme çağında zorlu bir çocukluk geçirir ve genetik olarak da garip bir yapısı vardır. Ardından evlenir ve hatta kız çocuğu bile olur. Fakat daha sonra elm sokağında oturduğu evde birçok küçük çocuğu öldürmüştür. Yakalandıktan sonra deli raporu nedeniyle yırtmıştır. Fakat halk böyle bir olayın haksızlık olduğunu düşünür ve kendileri ceza vermeye kalkar. Ve bu da diri diri yakmaktır... Freddy tam ölmeden önce rüya cinleriyle anlaşır. Artık başka bir boyutta yaşayacaktır ve zaman intikam zamanıdır Freddy için!

Freddy diğer korku tiplemelerine göre çok daha farklıdır. Geveze ve bu durumu alaycılıkla birleştirir ve kurbanları onun için çok basittir. Çünkü onun dünyasında yenilmezdir. Film korku filmi olmasına rağmen birçok karede gülme krizlerine bile girebilirsiniz. Bol bol espri içerir. Bölümlerin büyük kısmı rüyalarda geçer ve bu durumda koşmak isterken koşamamak, bir türlü yetişememek gibi normalde bizlerin de nefret ettiği durumlarla karşılaşılır. Fakat istediğimiz kahramana ve güce sahip de olabilmemiz bunun güzel yanıdır da. Fakat rüya aleminde bunlar işe yaramaz...
Tabi film sadece bunlardan ibaret değildir. Her filmin altında daima bir mesaj vardır. Freddy kurbanlarını öldürürken zayıf noktalarını bulup alaycı şekilde öldürür. Ve bu gençler sorunlu ailelerden gelirler. Alkolik anne, boşanmış aile, kendi fikirlerinin dayatılması, çocukların dinlenilmemesi ve hatta taciz bile... Ve Freddy'nin istediği de budur.



Bölümler hakkında birkaç yorum yapmak gerekirse benim favori bölümüm Dream Master'dı ve en kötüsü de Freddy's Revenge'ydi. Zaten serinin 2.si olan F. Revenge biraz geçiş dönemi ve üçüncüye bir hazırlık gibi bakılıyor. Pek de bağlantılı olaylar gelişmiyor. Farklı kişiler devam ettiriyor ama serinin diğer bölümleri birbirinin devamı niteliğinde oluyor. Yalnız serinin 7.si tüm seriden çok daha değişik. Bütün olarak düşünülürse alakadar olmadığı ortaya çıkar. Yalnız düşünmek de serinin havasına uymaz. Ama bence yapılmasının nedeni Freddy'i devam ettirmek.

Peki yıllar sonra ta 2010'da tekrar Freddy'i çekmek neden? Üstelik tüm seriyi izleyenler 2010 yapımındaki birçok sahneyi serinin farklı bölümlerinde görebileceklerdir. Bence teknolojinin gelişmesiyle "Bir de sağlam teknolojiyle çekip sahnelerin ne kadar etkileyici olduğunu görelim." demişler... Ama birçok kişi için Fredyy Krueger altı seriden oluşmakta...

Bir de herkes bilir ki film boyunca bizlerin kulaklarında çınlayan o meşhur tekerleme. İple atlayan beyaz elbiseli sarışın melek gibi kız çocukları sinirimi bozmadı da değil.


1-2 Freddy comes for you
3-4 Close the door
5-6 Grap a crucifix
7-8 Stay up late
9-10 Never sleep again!
1-2 Freddy senin için geldi
3-4 Kapını ört
5-6 Hemen al hacını
7-8 Bu gece yeni gececiyiz
9-10 Artık uykuya son!

Film hakkında ilginç notlar:

  • Yönetmen ve senaryo yazarı Wes Craven'ı lisede Freddy adında bir çocuk pataklar ve kahramanın ismi buradan gelir. Hoş bir intikam gibi... Öykü de okuduğu haber gazetesinden esinlenme. Aynı mahallede ölen birkaç çocuk...
  • İlk filmde yapışkan merdivenleri hatırlarsınız. Çıkmaya çalışır ama çıkamaz... Yapımcı Robert Shaye'in bunu rüyasında görmüş. Sahnenin çekimi ise ıslak halı parçaları ve bisküvi kullanılarak olmuş.
  • Wes Craven'ın eski bir fundamantelist baptist olduğunu biliyor muydunuz? Üniversiteye kadar hiç film izlememiş.
  • Film dünyasından sonra Freddy çocukları korkutmak için oyuncak raflarında. Konuşan Freddy fazlaca ürkünç olduğu için bu raflarda uzun süre yer edinememiş maalesef.
  • LA'da 1991 yılında 12 Eylül günü Freddcy Krueger günü ilan edilmiş.
  • Wes Craven üniversitede rüyalar üzerine bir tez yazmış. Bunun için her gün düzenli olarak rüyalarını kaydetmiş. Filmde de bunları kullanmış.
  • Nancy'nin televizyon izlediği film Evil Dead; Wes Craven, Sam Raimi'nin Evil Dead'deki bodrum sahnesine the Hills Have Eyes koymasına böyle karşılık vermiş.
  • Freddy's Dead'de Freddy'nin üvey babası rolünde Alice Cooper rol yapmıştır.
Afişler: