21 Ağu 2010

Bir Kap Su


Susuz bir gün bile geçirebileceğinizi düşünüyor musunuz?! Bir saat bile geçiremezsiniz.

Bu sıcak havalarda nefes alamıyorken, ihtiyaçlarını söyleyemeyen onca zavallı sokak hayvanları ne yapsın peki?!

Bunun üzerine bir tane yoğurt kabınızı evinizin önüne su dolu koyun ve onlar da susuzluklarını gidersinler. Yazık ufacık hayvanlara...

Bununla ilgili HAYTAP 'ın çok güzel kampanyası var. Siteye girip detayları öğrenebilirsiniz. Siz de bu konuda duyarsız kalmayın arkadaşlar! Onlarsız bir hayat hayat değildir. İnsanlar gibi olmasalar da onların da bir canlı ve bizim gibi suya ihtiyaçları olduklarını unutmayalım. Herkes önüne bir kap su koysa çok şey değişir. Keşke sokaklarda yaşamak zorunda kalmasalar ama biliyoruz ki caddelerde, sokaklarda, köşelerde binlerce hayvan var. Bir de onları susuz bırakmayalım. Kimi zaman su bulmak ve temiz su bulmak onlar için çok zor olabiliyor.

Onların da varlıklarını lütfen unutmayalım...

Dostluklar...

On bir Ayın Kurtarıcısı


On bir ayın vicdanını rahatlatma... Günahlardan arınma hissini çıkarma… Cennetteki yerimiz için bir gıdım daha sevap oluşturma…Zamanı geldi.

Ben küçükken babam “İnsan ömründe bir kez oruç zamanını yaz mevsiminde yaşar. O sıcakta çay toplarken tutmak çok zordur.” demişti. Ve benim ömrümde orucu yaz mevsiminde yaşama vakti… Ama yaşayan yok. O süre içinde çok şey değişti çünkü.

Ramazanın en çok sevdiğim yani özene bözene yemek yapılması ve kalabalık şekilde tek bir sofrada yemek yenmesiydi. Bizde genelde herkes kafasına göre yediği için aile sofralarını severim. Bir de sahura kalkmayı bayılırdım küçükken. Değişik gelirdi bana. Ama şimdi sahur zamanı hiçbir şey ifade etmiyor, çünkü o saatler hep ayakta olduğum için biraz zaman kavramı bende karmaşaya uğradı. Bu olay şuna döndü: “Nerede o eski ramazanlar!”

Şimdi bakıyorum da on bir ay her bir boku yapıyorlar. Ondan sonra ramazan ayı geliyor. Aylık akbil gibi o ay Müslümanlık kredilerini doldurup diğer aylar harcayan tarzda insanlar çıkıyor. Bu biraz yıllık akbil gibi oldu. Sorsan Müslümanlıkla ilgili fikirleri “Önce insan olmak önemli.” der namaza niyaza gelince; ama oruç zamanı, hani en kolay ibadet şekli gibi gözükür bazen, “Hiçbir şey yapmıyoruz zaten, bari bunu yapalım!” diye başlayıp bir anda dindar kesilirler. Hani sen farklı şeylerin hesabını yapıyordun. Hepsi fasa fisodan ibaretmiş demek ki. Namaz kılmamak için mana. Ya da diğer ibadetler için. Ha bu arada sadece oruç tutmakla pek bir şey de olmaz. Bu tarz davranan kişinin insanlığından da şüphe ederim ben. Bana ters olaylar. İkiyüzlü gibi davranmak bence.

Bir de bu ay alkol oranları büyük düşüş yaşar. İstatistikler çok da umurumda değil. Sanki bu ay yapılan günahların çarpı 2 şeklinde deftere geçiyormuş gibi davranıyorlar. Zaten sen içmiyor musun? “Her gün dibini görüyoruz” diye hava atıyordun karı kız düşürmek için kucağına. Bence oruçtan sonra içilen alkolün o geçen on bir ay içinde içilen alkolden farkı olmadığını düşünüyorum. Fazla günah işlemiyorlarmış.

"Acaba şu meseleden mi içmiyorlar?!" diye düşünüyorum şimdi. Hani vücuttan belirli süre çıkmaması olayıyla alakalı. Ama sen yarın ramazan başlıyor diye son kez içiyordun. Ertesi gün vücudundan çıkmayan alkolle nasıl oruç tuttun. Ohoo.. Sen neyi düzgün yapıyorsun kardeşim…

Ya işte öyle!
Lafa gelince dır dır konuşuruz ama icraata gelince düşüncelerimizin arkasında durmayız. İşte biz insanlar böyleyiz…

Her nasılsa hayat, buna inananlara hayırlı sahurlar... Birkaç saat sonra sahur olacak zaten! =)
Dostluklar...

15 Ağu 2010

Hippi Yollarda/ Final yazısı - Van

Gençler ve pıtırcıklar...

Van gezisi çoktan son buldu. Arhavi'nin bağrından sesleniyorum size. Zamanım olsa yaz mevsimini orada geçirirdim desem yalan olmaz. Nem sıfır ve akşamları serin. Anlatamam bu olayı ya. Karadeniz'e indiğimiz gibi yapış yapış oldum. Sırf bundan dolayı Van gölü manzaralı bir arsa alıp üzerine şato yaptıracağım. Yaz aylarını huzur içinde orada geçiririm artık. Gündüz göle girerim, akşam da serin serin şatomda oturur şarabımı yudumlarım. Haha, ne hoş!

Aslında, bir sürü tasarladığım şeyler vardı yazı konusunda. Ama bu nem beynimi eritti. Bu yüzden idarelik bir Van son yazısı yazıyorum.

Şimdi Van'da ufak bir havaalanı olması gidişi kolaylaştırıyor. Zaten çok ufak bir alanda. Bavulları bekleme yeri çıkışla bir. İnsanlar girip çıkıyor yani. Biz ilk vardığımızda bir şeyler yemeye gitmiştik. Lahmacun yiyelim dedik. Yediğim şey daha öncekilerine benzemiyordu hiç. Daha büyük, yuvarlaktan ziyade dikdörtgenin köşeleri yuvarlatılmış gibi. Kokusu ve tadı farklıydı. İçindeki daha pide içi gibiydi ve ellerime yağ bulaşmadı. Yağ akmıyordu. Kısacası lezizdi.

Daha sonra arabayla bir Van turu yaptık. Zaten merkezde öyle gezip görülecek pek bir şey yok. Bildidik binalar ve çarşı. Birçok marka şubesini de açmış zaten. Van müzesi ve Kapalı çarşı diye bir alışveriş yeri var merkezde. Kapalı çarşıda Hindistan'dan gelen eşyalar satılıyor genelde ve çok fazla gümüş dükkanı var. Bunun nedeni de Ermeni esnafların işlediği Savat adlı oraya ait gümüş işlemeler olduğu için. Tabi bir tane kolye aldım hemen ben de. Mor ametist taşlarıyla süslenmiş ucunda orta büyüklükle bir savat işleme var. Çok beğenerek almıştım. Artı taşlar stresi azaltıyormuş. :D

Van Doğu'da görebileceğiniz en yeşil yer sanırım. Özellikle Gevaş bölgesi bildiğin ağaçlar arasında.

Sonra Vizontele'yi herkes hatırlar sanırım. Van'da çekildiğini bilmiyordum. Hatta oturduğumuz yerin yan tarafındaki evde Tarık Akan kalmış çekimler sırasında. Bizim bahçede bir sallanan koltuk vardı. O koltuk da Vizontele'den kalmaymış. Vizontele'nin kurduğu sinemayı sağ olsun yıkmışlar. Yıkık harabeyi gördüm sadece.

Van'ın kahvaltısı meşhur. Birçok yer var sadece kahvaltı yapmak için. Ben yapmadım ama yapılabilir. Yöreye ait birkaç bir şey var.

İran sınırı olduğu için İran plakalı arabalar görmek çok olağan. Sınıra kadar yüzü gözü gözükmeyen kadınların sınırdan sonra da görülmeyen yerlerini arıyorsun. İçkiye, eğlenmeye geliyorlar(mış).

Alkol nerelerde satılıyor bilemedim. Çünkü o ortama meyil olamadı maalesef. Göl kenarında içmek vardı ama. Neyse siz benim yerime yaparsınız artık. Ama tutucu bir yer değil. Satan yerler var. Çarşaflı kadın iki tane bilemedin üç tane gördüm ben. Bağcılarda iki adımda bir görüyorum misal. Rahat giyinebilirsiniz de. Ben sırtı açık giyinmiştim. Ama tabi altımdaki uzun bacaklıydı. Çok aşırıya kaçmamaya dikkat ettim. Nasıl olursanız olun dikkatleri çekiyorsunuz ama turist gözüyle bakıyorlar. Bu konuda bir sıkıntı yaşamadım.

Bir de birçok arkadaşımdan "iyi cesaret ettin de gittin, tam da karışık olduğu zamanlardı" diye söylemler aldım. Vallahi hiç endişe etmedim. Bilhakis büyük bir heyecanla gittim. İlk defa Doğu Anadolu bölgesini gezdim ve kesinlikle devam etmek istiyorum bu bölgelere. En büyük üzüntüm bir makinem olmaması ve birçok gözümle kestirdiğim kareleri yakalayamam. Artı ben varken de çatışmalar oldu. Ama olan olaylar bizim yerimizden uzaktı. Ve belli yerlerde oluyor. Daha çok ufak köy tarzı yerlerde. Zaten sıkça askeri araçları ve polisi görüyorsunuz. Ben kendimi sokaklarda sırtımda çantamla gezerken gazeteci gibi hissettim. Sanırım biraz yakın zamanda izlemiş olduğum Salvador filminin etkisi olsa gerek. Hauhaushd!

Kısacası keyifli bir geziydi benim için. "İyi ki gitmişim" dedim. Oradaki insanlardan korkmanıza da gerek yok. Dışarıdan gelen insana öcü gibi bakmıyorlar. Ben bazı şeylerin abartıldığını düşünüyorum. Kimi olayların sorumlusu tüm halk olarak görülüyor. Oradaki insanların birçok konuda eksiklikleri var. Biraz da tembeller. Fakat tüm etrafa farklı şekilde gösteriliyorlar. Ve bunun üzüntüsünü onlar da yaşıyor. Biraz köşeye itilmiş ve kendi hallerine bırakılmış olarak gördüm.

Bunlar benim gözlemlerim ve düşüncelerim... Her şeye rağmen önce insan olmak önemli.

Dostluklar...

Varlık ile Yokluk arasındaki çekişme


Bir sabah kalktım ve o hızla aynanın karşısında buldum kendimi. Anlamsız baktım çilli suratıma. "İğrenç bir günün başlangıcı." dedim. Üstümü değiştirdim. Okula uzanan yoldan yine boş şeyler düşünerek geçtim. Bisikletimle ilerlemeye devam ediyorum.

Lanet olsun! Niye bana takılıyorlar. Gene salağın biri taş attı tekerime. Neyse bu sefer ucuz kurtuldum.

Ve sürmeye devam ediyorum. Bu aralar garip hissediyorum kendimi. Aslında bok gibi hissediyorum. Ama bu garip olmadı ki. Bunu her zaman hissediyorum. İşte bu ilginç. Her neyse…

Okula giriş…

Bu koridordan nefret ediyorum. Çok uzun ve çok kalabalık. Gerizekalılar koridoru gibi. Bir o kadar da seviyorum… Okulun en güzel kızı hep o köşede duruyor. Tamam sadece o kız için seviyorum. Melek gibi bakıyor. Fakat, yanından geçiyorum; o hiçbir zaman beni fark etmiyor bile. Hiç gibiymişim onun için sanki. Söyle gülüm sen beni HİÇ’te gördün mü? Benden bi haber. Dikkatini çekmem için biraz daha düzgün suratlı ve üçgen vücutlu olmam mı gerek. Bizi bu dünyada var eden şeyler belirli kalıplar mı ki?

Ben seni hep izledim. Sessizliğinde, derinliğinde… Konuşurken ve ağlarken… Kızdığında… Benle dalga geçerken bile o hırçınlığını izledim be gülüm.

Sen ve senin gibi sözde okulun popüleri, ama gerçek hayatta bir kuzudan farksız sizler. Ben ve benim gibileri hep yokmuşuz gibi gördünüz. Ufak bir fakındalığınıza yakalandığımızda ezmek için elinizden geleni ardına koymadınız. Görmek istemediniz. Aslında bu dünyada yerimiz yok gibi davrandınız. Olmamalıymışız gibi… Tanrı’nın hatası gibi.

Aslında hep düşündüm, insan kendini boşlukta hisseder mi diye? Kendimi anlamlandıramadığım o boşlukta bok gibi hissetmemi sağlayan sizlere teşekkür etmem gerek. Sizin sayenizde "Peki boşluk kendini insanda hisseder mi?" diye sordum kendime. Siz benim için bir boşluk; ben sizi o boşlukta var olan bir insan olarak gördüm. Hep sizin sayenizde…

Var olma çabanız bizi ezik göstermekten ibaret. Bizi küçük düşürerek kendi sesinizi çıkartıyorsunuz ama bilmiyorsunuz ki bir şekilde bizi var ettiğinizi. Aslında her şey birbirine bağlı bir ying yang. Bizler o hep düşündüğümüz boşluğu oluştururuz. Biz olmazsak o boşluğun bir anlamı kalmaz. O boşluk olmasa biz de var olmazdık. Hiçlik varlığı, varlık hiçliği pekiştirir. Ölüm yaşamın, yaşam ölümün ardından kendini gösterir. Her şey bir döngüden ibaret ve artık biliyor musun be gülüm: Kendimi bok gibi hissetmiyorum.

insan kendini boşlukta hisseder mi
boşluk kendini insanda hisseder mi
söyle gülüm sen beni HİÇte gördün mü?
T. D.

Gazeversite, 14 Ağustos 2010 - Yeşim Özbirinci

13 Ağu 2010

Van Gölü değil Van Denizi


Van'a gidip de Van Gölü'nü ziyaret etmemek olmaz tabi. Yani Türkiye'nin en büyük; dünyanın ise kapalı ve sodalı olması bakımından da dünyanın 15. büyük gölü. Sıcak Van yazında göle girip sodanın tene faydasından yararlanmak güzel olurdu ama insanın hastalığı o zaman denk gelince benim gibi ayak sokmakla yetinirsiniz. Kardeşim iyi keyfini sürdü.

Şimdi bu göle yöre halkı göl demiyor, deniz diyor. Zaten görünce denizden farkı yok. Çok büyük... Çevresini arabayla gez gez bitmez. Bir de bu gölde tek yaşayan canlı "İnci Kefal Balığı"; onun da gözleri kör ve nasıl yaşayabildiği anlaşılmamış.

Tabi bunun efsanesi olmaz mı?! Herkesin bildiği Van gölü canavarı efsanesinin aslı neymiş?

"Van gölünde yaşayan asıl adıyla Canovan ilk 1993 yılında kendisini belli etmiş. Ve varlığı günümüze kadar sürmüştür. İnancı yani. O kadar çok konuşulmuş ki medyaya bile yansımış bu durum. 15 m uzunluğunda, sırtında sivri çıkıntıları olan tabirleriyle sevimli bir yaratıkmış. Zaman geçtikçe gördüğünü iddia eden çok kişi ortaya çıkmış. Bu kadar çok konuşulunca bilimsel ekip göndermişler inceleme üzerine ama sonucunda hiçbir şeye rastlamadıklarını bildirmişler. Bu olay anısına Gevaş merkezde Canovan ismi verilen bu canavar adına bir heykel vardır."

Şahsen daha güzel bir anıt beklerdim. İlk görünce dinozor sandım. Aklıma güleyim. O an düşündüğümde "Acaba dinozor müzesi falan mı var da heykel koydular." dedim. Gülmeyin lan.

10 Ağu 2010

Van Müzesi

Van'ın merkezinde bulunun Van müzesi'nde M.Ö. 5000 yılına kadar olan eserleri görebilirsiniz. Bu müze Türkiye'nin en büyük Urartu müzesi olmakla birlikte yine Türkiye'nin en büyük 23 müzesinden biridir. Pazartesileri hariç tüm gün saat beşe kadar açık. 

Gevaş'tan minibüse binmiş Van merkezde inmişiz. Müze yolunu tuttuk. Yol çalışması vardı. O karışıklık arasında orta çaplı gözüken bir bina çıktı. Ve müze binası...

Müze bahçe, arkeolojik eserler salonu ve iç avludan meydana geliyor. Bahçede Urartu döneminden kalma çivi yazılı büyük taşlar bulunmakta. Akkoyunlu ve Karakoyunlulara ait kitabeler ve mezar taşları var. Salona geçtiğimizde tarih öncesinden Urartu dönemi sonuna kadar elde olan eserleri kronolojik bir çizgide dizilmiş olarak görüyorsunuz. Birçok çanak, çömlek, kılıçlar, ev araçları, kişisel eşyalar bulunmaktadır. İç avluya geçince neolitik döneme ait kaya resimleri ve Urartu dönemine ait çivi yazılı kitabeleri görüyorsunuz. Tabi bunun yanında birçok kültürel eşyalar da bulunuyor. Yöreye ait kilimler, savatlar ve farklı medeniyetlere ait paralar ve yazılar da bulunmaktadır.

Kısacası, tarihi bir yolculuk yapıyor gibisiniz. Müzeleri seviyorum... Van'a yolunuz düşerse ziyaret edin derim. Zaten ulaşım olarak da çok basit.
Dostluklar...



Akdamar Adası ve Ermeni Kilisesi


"Bir zamanlar adadaki kilisenin rahibinin kızına sahildeki çobanlardan biri aşık olur. Kızın adı da Tamara'dır. Fakat rahip bu aşkı onaylamaz. İki seven genç görüşebilmek için geceleri fenerin ışığıyla anlaşırmış. Gece oldu mu Tamara feneri yakar ve genç fenerin yandığı kısma yüzerek geçermiş. Daha sonra rahip bu durumun farkına varmış. Ve fırtınalı bir gece kıyıya fenerle işaret vermiş. Tabi ışığı görünce genç de yüzmeye başlamış. Yalnız rahip fenerin yerini sürekli değiştirmiş. Artık bir o tarafa bir bu tarafa yüzmekten yorgun düşen genç daha ne ileri ne geri gidebilmiş. O an ağzından çıkan son cümlesi "Ah! Tamara" olmuş ve adanın ismi bu aşk hikayesinden geliyormuş. "

Akdamar adasının efsanesi böyle. Van gölünde bulunan bu adada Ermeniler için önemli olan kilise bulunmakta. Vaspuragan Kralının yaptırdığı saraydan günümüze hiçbir şey kalmamış fakat sarayın yanında yapılan kilise günümüze kadar kendini korumuştur. Kilisenin bu denli sağlam kalmasının nedeni bir ada üzerinde olması. Gezi sırasında bize eşlik eden rehberin anlattığına göre gece adaya gelmeye insanlar korkuyormuş "Gelip, adadan bir şey alınca acaba başıma kötü bir şey gelir mi?" diye. Bu yüzden çok fazla insan uğramadığı için kendini korumuş. Daha sonra oranın bir delisi bir kıza aşık olmuş. Aşkına karşılık bulamayınca gidip kilisenin ana kapısını sökmüş ve sala atıp evine getirmiş. Daha sonra kaymakam bakmış kapı yok. En son ta ne zaman sonra delinin evinden çıkmış. O zamandan sonra devlet bu kiliseyi koruma altına almış. Ve müzeleşmiş. Bu arada kilise içinde ayin yapmak yasak ve geçen ay mum yakma olayını da bakanlık yasaklamış. Tabi bundan dolayı gelen Hristiyanlar'ın gelip de ibadet edememeleri bir şekilde tepki ve üzüntü doğuruyor.


Kilisenin içindeki resimler Hz. İsa'nın doğuşundan çarmıha gerilişine kadar olan kısmı anlatıyor. Dışında ise birçok kabartma var. Bu işlemelerden dolayı dünyanın önemli 3. kilisesi sayılıyor. Ve gene dünyada en başarılı işlemeleri Ermeniler yapıyormuş. Yapım sırasında kullanılan taşlar ise dışarıdan getirtilmiş. Bu işlemelerde gene birçok hikaye anlatılıyor. Gene birkaç peygamberin, Adem ile Havva'nın yasak meyveyi yemesi gibi şeylerin anlatımı var.




Kiliseye girdiğinizde ilk önce bir kuyu ile karşılaşıyorsunuz. Kuyu olan kısım kapatılmadıktan önce içme suyu için kullanılıyormuş. Daha sonra oda gibi kapatılınca etrafı şarap yapımı için kullanılmış. Ayinlerde falan bu şaraptan kullanılıyormuş. İçeri geçince geniş bir alan çıkıyor. Ayinlerin yapıldığı yer ve üst tarafta balkon var. Kral oradan ayinlere katılıyormuş. Sahne gibi yerin iki tarafında günah çıkarma yerleri var. Allah'ım göt kadar bir yer. Karanlık çok fena. Klostrofobisi olan günah çıkartacam diye öteki tarafı boylar valla. Soldan bir odaya giriyorsun gene oradan iki odaya yöneliyorsun. İlk oda Papazın dinlenme ve yemek yeme odası. Taştan yüksek bir yer var zaten. Diğer tarafta anam gene korku filmi gibi bir yer. Rahipler falan kaç aydı unuttum günahlardan arınmak için oraya kapatıyorlarmış ve sadece ekmek ve şarapla besleniyorlarmış. Bunun yanında kimseyle de konuşmuyorlar. Kafayı yerim gibi geliyor ben olsam.

Yönetmen falan olsam o mekanda korku filmi çekmiştim çoktan. Adada, yanda mezarlıklar, kilise de mübarek korkunç. Şeytan çıkarma falan katardım araya. Hahaha..

Bunun dışında adada sadece badem ağacı var. He bir de... Kardeşim kafasını kapıya çarptı. Tabi bu kısımın ne alakası. Konuyu bağlayacam şu saniye. Kafasının çarpması kapıların küçük olmasından. Kapının küçük olması oradaki insanların ufak yapılı olmasından değil. Bu kilise daha sonra rahip yetiştirmek için okul olarak kullanılmış. Öğrencilerin de her daim saygıyla Papaz karşısına falan çıkmak için kapıdan geçerken unutmamalarını sağlamak adına böyle yapılmış. Yani es es saygı...

Evet gençler... Kilise gezimiz böyleydi. Umarım bir şey eksik yazmadım. Günahlarımdan temizlenip geri döndüm.

Haa.. Bir de 19 Eylül'de tüm Hristiyan alemi onlar için çok önemli bir günü bu kilisede kutlayacaklar. Bu gün ardından çok güzel reklamı yapılmış olacak. Eğer adam akıllı kullanabilirlerse acayip turist çeker. Ve artık elimizde olan şu şeylere değer verelim ya...

Dostluklar...

9 Ağu 2010

Van Kalesi


Dün Van müzesine gidecektik ama evden biraz geç çıktığımız için tam kapanma saatine denk geldi. Biz de sonraki durağımız olan "Van Kalesi"ne geçtik. Şu fotoğraftaki yere çıkmak beni yordu. Mola vere vere tırmandık. Ama çıktıktan sonra manzara süperdi. Bir tarafta Van'ın çıplak dağları ve yeşil alanları; diğer tarafta göl ve güneşin eşsiz manzarası. Doğu'da güneşin batışı bir ayrı oluyor. Onun dışında kale güzeldi ama pek bir şey kaldığı söylenemez. Sağlam duran sayılabilecek kule vardı. Sanırım ezan içinmiş. İçine doğru bakarken merdiven gördük. O kadar daracıktı ki, ne amaçla yapılmışsa, nasıl yukarı çıkıyorlardı anlamadım. Tabi biz yol buluruz da öyle bakar mıyız. Hepimiz çıkmaya başladık. Bir an sıkışıp arada kalacağız sandım. Çık çık bitmiyor. Korku filmi gibi anam. Karanlık. En son bir ışık gördük. Cam gibi bir yere vardık işte. Tabi bizden önce bir sürü kişi çıkmış. Bir akıllı biz değiliz hoş. Bir sürü de duvar yazısı yazmışlar. 

Neyse biraz ama biraz tarih...

Urartu Krallığı için Sarduru tarafından M.Ö. 840-825 tarihinde yapılmıştır. Bu tarz kaleler savunma amaçlı değil daha çok bölgeyi kontrol altına almak amacıyla yapılıyor. Bu kale 1800 m uzunluğunda, 120 m genişliğinde ve 80 m yüksekliğindedir. Bunun dışında Van Kalesi efsanesi var:

"Kalenin yapımı o kadar ihtişamlıymış ki görenler insan elinin böyle bir şey yapacağına inanmıyorlarmış. Dev gibi insanlar tarafından düzgün taşlarla sıva ve harç kullanmadan yapıldığı inanışı varmış. Hatta iki eli arasına alıp taşı bastırarak hamur haline getiriyormuş. Meher denilen kişi de bu dev yapılı insanlardan biriymiş. Atıyla birlikte Meher kapı denilen yerde Urartu kaya yazıtının ardından günümüzde de yaşadığına ve kıyamet günü gelince yeniden ortaya çıkılacağına dair efsaneler var. Meher Kapı değişik inançlara göre kutsal sayılır. Hristiyanlar bu kapının Paskalya'nın yedinci günü ya da St. Jean Bayaramı'nda açıldığına inanılır. İslam inanaçlarına göre ise burası bir hazine kapısıdır ve her cuma gecesi açılır."

Şeyh Abdurrahman efsanesi: İran Şah'ı Abbas, Van Kalesini almak için kentin kuzeyindeki Şehbağı denilen yerde konaklar. Kale çok yüksek ve sağlam olduğu için bir türlü alamıyordu. Aradan yedi yıl geçti. Oraları tanıyan bir Şah'a "Kalede Abdurrahman Gazi diye bir ermiş olduğunu, onun orada olduğu zaman burayı almamız imkansız" der. Bunun üzerine Şah Abbas, ermişi denemek için bir kuzu bir de köpek kızarttırıp armağan olarak gönderir. Elçiler armağanı sunduklarında, ermiş şöyle bir bakar ve köpeği göstererek " Bunu Şah'ınıza götürün" der. Elçiler geri götürürlerse Şah'ın kendilerini öldüreceğini söyler. Bunun üzerine Şeyh elini köpeğe doğru uzatarak "hoşt!" diye seslenir. Köpek canlanıp koşmaya başlar. Elçiler durumu Şah'a anlatır. Şah da kuşatmayı kaldırıp ülkesine döner"

7 Ağu 2010

Halime Hatun Kümbeti - Van


Bugün, akşam üzerine doğru Halime Hatun Kümbeti'ni görmeye gittik. Gevaş'da kaldığımız için çok uzak değildi bize.

1335 tarihinde Emir İzzettin, kızı Halime Hatun için bu kümbeti yaptırmış. İki katlı orta büyüklükle bir yapı. Mezar kısmına merdivenle aşağı iniyorsun. Demirlik çıkıyor yarım kapı şeklinde. Öte tarafa geçilmiyor. Çok karanlıktı ve çantamda taşıdığım kalem şeklindeki lambamı çıkartıp içine baktık. Mezar taşını gördük. Zaten çok da büyük değildi. Ve cips atmışlardı içeri. :S

Üste boş bir alan vardı ama ne için yapılmış tam olarak çözemedim. İçinde uzun süpürge vardı :S Pencereler de güneşi alıp yansıtması için bir takım geometrik şekillerle yapılmış sanırım, öyle bir şey. Genelde zaten bu tarz yerlerde bu ışık olayına önem veriliyor.

Biraz kendi haline bırakılmış gördüm. Aslında biraz değil tamamen. Mezar taşları otların arasına gömülmüş ve bakımsızlıktan şekil şema değiştirmiş. Aslında bir restoreden geçmesi ve otların temizlenmesi gerek. Kendi haline bırakılan bu yerleri görünce sinirleniyorum. Halbuki bakım yapılsa ne kadar daha güzel olur. Van'ın geneli böyle biraz bakımsız. Olan şeylere değer verilmemiş. Gerçi Türkiye'nin neresinde tam olarak önem veriliyor ki. Üzücü bir durum.

Bu sene kesinlikle makine alabilmem lazım. Gene hiç yoktan iyidir. Bir iki anı. Olmayınca böyle. Her neyse...
Dostluklar...

I'm Not There

Hangi filmde kimin yerinde rol almak isterdin diye sorsalardı, bu filmi izledikten sonra şüphesiz cevabım “Im not there” filminde “Cate Blanchet”in yerinde olmak isterdim cevabı olur. Ama Bu filmden sonra da Bir Cate hayranlığı çıktı bende. Rolünü o kadar tatlı icra etmişti ki izlerken adeta aşık oldum desem yeridir. Başta erkek rolünü yapan Cate B.'i tanıyamamıştım. Ve onu oynatmak kimin aklına gelmişse gidip anlından öpeceğim. Ya bakın fotoğraftaki durumu... Bitirdi beni.

Altı farklı oyuncu… Yedi farklı gözüken hayat gibi ama aslında hepsi biri. O ki Bob Dylan kişisi.

Farklı tarzıyla dikkat çeken bu filmde Cate Blanchett, Richard Gere, Heath Ledger, Juluianne Moore, Michele Williams gibi önemli oyuncular karşımıza çıkmakta. Sanki altı farklı hayat gibi gözüküyor, bağlantısız gibi duruyor ama bir anda her şey canlanıyor kafanızda. Boşlukları doldurup düşününce ortaya kocaman bir hayat çıkıyor.

Peki, çocukluk halini neden bir siyaha oynattı? Konserden konsere koşarken neden siyah beyaz verdi ekranı? Neden başlık “I’m not there”? Bu filmde anlatılmak istenen neydi? Hepsini birleştirince ne demek istendiği az buçuk anlıyor insan. “Ben orada değilim”, anlatılanlar ne kadar Bob Dylan’ı yansıtıyordu ki? Zaten B. Dylan “im not there” diyor ardından. Bir belgeselin ötesinde farlı şeyleri barındırıyor. Bob Dylan altında postmodernizm etkisi yaratılmak istenmiş sanırım.

Benim anladığım şey; insanın içinde binlerce kişi varmış gibi yaşam sürüyor. Farklı hayatlar… Ama aslında hepsi tek bir insanda toplanmış, daha doğrusu tek bir insan o tüm kişiymiş. Hepimizde böyle değil midir genelde. Ben hep kendim için öyle düşünmüşümdür. Sanki içimde yüzlerce kişi kafasına göre takılıyor. Ama tüm olayları yaşayan benim. Ama benim olaylarım değil gibi.

Yönetmen: Todd Haynes
IMDB: 7.1
Tarihi: 2007

4 Ağu 2010

Çok mu canın sıkkın?


Merhaba,
Çok mu canın sıkkın? Kavga mı ettin? Birilerini boğmak mı istiyorsun? Nefretle mi doldun? Sık sık nefes alıp veriyorsun. Buradan hissedebiliyorum. Gözlerin kıpkırmızı olmuş. Öfkeden kuduruyorsun. Ama şu an çok doğru yerdesin! Şimdi beynindeki her şeyi sil. İçindeki öfkeyi kusacaksın. Tüm olumsuz enerjiyi terle dışarı atacağız. Gerekli malzemeleri söylüyorum:

· Bir adet depresif insan
· İsteğe bağlı birkaç arkadaş
· Bir şişe tekila
· Enerji dolu dans müzikleri
· Boş bir alan
· İyi ses veren hoparlörler

En sevdiğiniz müzikleri, müzik çalarınıza koyun ama şöyle iyi ses gitsin kulaklarınıza ki başka hiçbir şey duymayın. Her şeyden önce birkaç shut keyfinizi yerinize getirir. Ama sınırı aşmayın yoksa kötü şeyleri kusuyoruz diye tüm midenizi kusarsınız ve tüm olay sapa sarar. Sınırda olmak ve hoş yapmak kendimizi önemli. İsterseniz birkaç arkadaşla kızlar gecesi ya da erkekler gecesi şeklinde bir etkinlik yapabilirsiniz. Dışarılarda para harcamaya da gerek yok. Ama tek takılmak istiyorsanız. Kulaklığınızı takın, tekilaların ardından dans etmeye başlayın. Deli gibi… Zıpla… Oturmak yok; kaldır o koca kıçını. Evet kafaları sallıyoruz. Kollar da bir yandan. Çok güzel!

Bugünlerde her şey sizin için zor olmalı. Neden biraz deşarj olmayasınız ki. Vücudumuzun yapısı inanılmaz. Parmaklarımız… Ayaklarımız… Her hücreden kuvvetli enerjiler geçiyor. Aralarından kötülerini ayırmak lazım. Bunu ellerimizle tutup yapamayacağımıza göre çılgınca şeyler yaparak sinirimizi boşaltabiliriz. Sadece içimizdeki enerji harcamamız gerek. Bu sadece bir tanesi.

Emin olun. Kendinize geleceksiniz. Karma enerjiyle kaplı yapınızdan kafanızdaki birçok şeyi sallarken, oynarken atacaksınız. İnsan kötü enerjisini boşalttıkça; yerini iyi şeyler dolduracak. Umudu hissedeceksiniz. En son temiz bir ruhla hiçbir şeyi düşünmeden mışıl mışıl uyursunuz artık. “Bu mu yok edecek?!” demeyin. Herkesin kendisine göre büyük problemleri var. Sürekli bunları kafaya takarak yaşayamazsınız. Bunlar hep sizinle var olacaktır. Mutlu olmak da sizin elinizde. Sizi üzmelerine izin vermeyin. Ve böyle ufak şeyler gücünüzü toplamanıza yardımcı olacak. Güvenin bana. Şimdi sesi açma zamanı.
Dostluklar…

Gazeversite, 02.08.2010 - Yeşim Özbirinci

2 Ağu 2010

Anadolu Medeniyetleri Müzesi - Ankara

Bu müzemiz Ulus’ta olup aynı zamanda Ankara Kalesine de yakın. 1. Ve 2. Meclislere de ayakla gidilebilir. Benim favorilerimden biri olan müzedir. İki katlı kocaman bir yer. İnsan zaman makinesi içinde yolculuk yapıyor gibi hissediyor. Şiddetle tavsiye ederim, insan eğlenerek, keyifle ve şaşırarak geziyor. Giriş biraz tuzlu. Niye öyle ve hepsi Kültür Bakanlığına bağlı değil mi? 

Müzeyi "Koç" yaptırmış. Giriş 15L. Dayımdan dolayı, biz ücretsiz girdik. Girişte de sürekli karşılaştığım bir olay yaşadım. Görevliye, "Türkiye Vatandaşıyım." diyorum. İdrak edemiyor, benden giriş parası almaya çalışıyor. Ama dayımın refakatçisi olarak ücretsiz girme hakkım var. Ama adam inatla benim yabancı olduğumu düşünüyor. 

Dayım "Benim için refakatçim bu." dedi. Görevli de "Refakatçilerden de para alınıyor." demesi üzerine dayım, "Ben daha önce de geldim yakın zamanda öyle bir şey olmamıştı, ama değiştiyse tamam." dedi. Sonra benim için "Türk mü?" diye sordu. "Evet" dedim ben de. O sırada parayı çıkardı dayım ve "Öğrenci için indirim oluyor mu?" dedi. 

Görevli: "Sizin için en iyisi 10 liraya müze kartı çıkaralım, verin kimliğinizi." dedi. Biz de "İyi dedik 15 lira vereceğimize 10 lira verir müze kartım da olmuş olur." dedik. Öğrenci kimliğimi verdim. Döndü, "Ama Türkiye'de mi öğrencisiniz?" diye sordu. "Evet, Türkiye’de öğrenciyim." dedim. Kartımız aldı, bir baktı sonra diğer taraftan başka biri bir dosyaya baktı. O bakar bakmaz gözleriyle sonra kartımı geri verdi. "Pardon biz sizi yabancı sanmıştık." dedi. Parayı da çıkardı verdi.

İçeride ilk çağdan başlayıp sırayla dönem dönem geziyorsunuz. İnsan bir an donuyor, nereye geldim diye. "Neler bu zamana kadar gelmiş..." diyorsun. Taşlar üzerinde resimler, küpler, ev araçları, silahlar, takılar… Tüm dönemlere ait eşyalar var. Zaten gez gez bitmiyor. Alt katta da Roma heykelleri ve eşyaları var. Çok hoş! Sonra çok yorulduysanız dinlenmek için kafeteryası var girişte. Biz oturmadık ama büyük ihtimal pahalıdır. Ve tabii ki hediyelik eşyalar. Gezdiğim yerlerden anı için ufak hediyeler almak en sevdiğim kısımlardan. Bir ufak heykel, Eti işaretli kare şeklinde iri bir silgi, birkaç taştan magnet. 

Dışarı çıktığınızda ise çardaklar var. Ve Bahçe dev küplerle süslenmiş. Unutmadan girişte iki tane Türkiye haritası var. Nerelerden neler çıkmış onun üstünde gösterilmiş. Girmeden bir göz atmak da fayda var.

Dostluklar...