19 Tem 2010

1. BMM Kurtuluş Savaşı Müzesi - Ankara

Ankara gezisindeki ikinci durağımız 1. BMM Kurtuluş Savaşı Müzesi oldu. Pazartesi ve Perşembe hariç açık olan bu müzede de giriş bedeli 3 lira. Lakin burada 18 yaşın üstündeki öğrencilere de ücretsiz. İçeride reis odası, toplantı odası, mescit ve eski eşyaların bulunduğu odalar var.

Eski ahşap eşyalar yine çok etkiliyor insanı -antikaları sevdiğimden olsa gerek- ve toplantı salonunda iki tane soba görüyorsunuz. İnsanın içi bir garip oluyor. Ne zor şartlar altında “kurtuluş” mücadelesi verildiği akıllara geliyor. Odalarda ise o dönemden kalma silahlar ve eşyalar var. Bir diğer odada toplantı masası ve herkesin kendisine ait hokkaları var. İplerin arkasına konmuş ve ellemek yasak. Son odada bordo bezle kaplı bir masa var. Bu masayı ilk görünce bilardo masası geldi aklıma. Ama Lozan Antlaşması bu masada imzalanmış. Ara yerde büyük küçük birçok tabloyu da görebiliyorsunuz ve dışarıdan polislerle korunuyordu. Bahçe de büyük silahlarla süslenmiş. Kısacası güzeldi. Çok da üzerine konuşulacak bir şey bulamadım. 2. TBMM’nin hemen yukarısında, Ulus meydanındaki heykelin karşısında.

Dostluklar…

2. TBMM - Ankara


Fotoğraf makinesiz bir gezgin olarak gezdiğim gördüğüm yerleri sadece kelimelerle anlatacağım. Şu an Ankara’da olduğumdan buradaki gezilecek yerlerle ilgileniyorum. Daha önce bulduğum yerlere tekrardan gittim çünkü üzerinden baya yıl geçmişti. 

İlk olarak 2. TBMM’yi dayımla ziyarete gittik. Dayım sara hastası olduğu için ücretsiz girme hakkı var. Refakatçı olarak yanındaki bir kişi de ücrete tabi olmuyor. Daha önce girişler ücretli değilmiş AKP dönemi bu değişmiş. Bir kişi için fiyat çok fazla değil; 3L. 18 Yaşından küçüklere ücretsiz. Müze kartı geçerli ve 18 yaşından büyük ama öğrenciyseniz para ödemek zorundasınız. Giriş parasına pek anlam veremedim. Bazı yerlerin içi çok ufak. Girip gezmen ve çıkman bir oluyor. Bakım, onarım falan için diyecekler ama ... Neyse.
2. TBMM çok büyük bir yapı değil. Sıcak bir yer. Üst katın ahşap olmasından dolayı yukarı çıkmak yasak. İnsanları taşıyamama ihtimali varmış. Odalarda camlar içinde birçok eşya var. Bir odada Celal Bayar’a ait eşyalar, bir odada da M. Kemal’a ait eşyalar bulunuyor. Bu arada Atatürk ne giyilmesi gerektiğini biliyormuş. Ayakkabıları çok şıktı. O döneme ait birçok eşya ve belgeler vardı. İnsan garip oluyor. Sonra asıl salona geçiyorsun. Tartışmaların yapıldığı, kararların alındığı, oylamaların yapıldığı… Önceden balmumu heykelleri varmış. Yine AKP dönemi kaldırılmış, nedense artık?! Çok gerçekçiymiş ve insan o an sanki o dönemde gibi hissediyormuş. Tabi buna arkadan verilen fon müziğinin de etkisi büyüktür. Kaldırılmasaydı keşke. Gezinirken kırmızı telefon şeklinde bir cihaz alabiliyorsunuz. Size rehberlik yapıyor. En son isterseniz ufak kağıtlara birkaç şey yazıp büyük cam kutunun içine notu atabiliyorsunuz. Herkesin gidip görmesi gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta bu ülkenin tarihinde önemli olaylara tanıklık etmiş bir yer.

15 Tem 2010

Jacques Derrida

Jacques Derrida... Ne çok kelimelerle oynayarak bir şeyler yazabilirim size ne de bu adam hakkında google araştırması dışında bir bilgi verebilirim. Bu adamı sözüne ve tavsiyelerine çok güvendiğim N.'nin muhabbetleri üzerine tanıdım. Ve kitapçıda resimde gördüğünüz kitabı görünce alıp bir okumak istedim. Merak da uyandırmıştı çünkü. Aslında bu kitap için öncelikle; gidip Jacques Derrida'nın kendi fikirlerini açıkladığı normal kitaplarını okumak gerek. Çünkü bu kitap Elisabeth Roudinesco ile konuşmalar üzerine olan soru cevap şeklinde yazılmış. Elisabeth'in Derrida'ya yönelttiği sorular 9 konu şeklinde sorulmuş. Derrida'nın fikirlerini okuyup anlamaya çalışmaktan sonra bu sorularlı incelemek daha güzel bir sıra olacağını düşünüyorum, Derrida'nın kendi fikirlerini anlamak açısından. Ama ben doğrudan bu kitaptan başlamıştım. Başta biraz ne diyor falan diye düşündüm. Tabi yapısökümü üzerine hiçbir şey bilmeyince doğal olarak kalıyorsun kitapla baş başa ama okudukça ve biraz araştırdıkça taşlar oturuyor yerine.

Bu adamla karşılaştıktan sonra kelimelere bakışım değişti gerçekten. Sadece düz hesap bakarak okuyamaz oldum. Ve kendimi vererek yazdığım yazılarda bazen kelimeleri yerleştirirken "Acaba doğru bir şey mi yapıyorum?" diye soruyorum. Bu adam hakkında, bu kitap dışında ve N.'nin anlattıkları dışında hiçbir şey yok kafamda ama kelimelere bakışımı değiştirdi gerçekten. Artı bu kitabı da sıkılmadan ve ilgiyle okudum. Anlamaya başlayınca hiç de zor bir yanı yok diyorsunuz. Ve kitabın bir diğer güzel yanı da birçok güncel olayı -en azından benim ilgilimi çeken olayları- ele alarak onlar üzerinde sohbet yapmalarıydı. Bu başlıkları sıralamak istiyorum:
  1. Mirasını Seçmek
  2. Ayrım Politikaları 
  3. Düzensiz Aileler 
  4. Önceden Bilinmeyen Özgürlük 
  5. Hayvanlara Karşı Şiddet 
  6. Devrimin Ruhu 
  7. Gelecekteki Yahudi Düşmanlığı Üzerine 
  8. Ölüm Cezaları 
  9. Psikanalize Övgü 
Derrida üzerine makaleler için şuradan ve buradan lütfen... Derrida hakkında bundan sonra farklı şeyler okuyacağım kesin. Okunması gerek diye düşünüyorum. Ama şu an söyleyeceklerim bu kadar. Kitapla ilgili son olarak arka kapağını paylaşarak son vereyim.
"Bu söyleşi felsefe olarak türün klasik tanımına ve genel olarak insanlık durumlarına yanıt veriyor: Mantığı asla birleşmeden kesişen ve çatışmadan birbirini yanıtlayan iki söylem boyunca inşa edilen bir ilişki bu.Farklılıklar, ortalık noktaları , birinin öteki tarafından ortaya çıkarılması, sürprizler, sorular; kısacası, bir tür suç ortaklığı. Söyleşi dokuz izlek üzerinden yürümüş.Bunlardan her biri, çağımızın karşısına çıkan büyük sorulardan birinin ya da birçoğunun odak noktası gibi.Felsefesi, tarihsel, yazınsal, politik, Psikanalitik birçok yaklaşımın birbirine karıştığı düşünsel bir süreç… İlk bölümde , 1970’li yılların entelektüel miras sorunu üzerinde duruluyor.İkinci bölümde, Atlantik'in her iki yanındaki değişik adetler, farklılık kavramı (cinsel,ırksal,kültürel…) inceleniyor. Üçüncü bölümde, batıl ailenin Dönüşen sorunları işleniyor. Dördüncü bölüm oldukça ilginç, insan özgürlüğü üzerinde bir düşünme sürecini içeriyor. Beşinci bölümde, hayvan hakları ve insanın onlara karşı ödevleri konu edilirken, altıncı bölümde komünizmin başarısızlığının ardından “devrim” anlayışı sorgulanıyor.Son iki bölümden biri ölüm cezasının güncelliğini ve onun yürürlükten kalkması gerekliliğini, öteki de bugünkü ve gelecekteki bir Yahudi düşmanlığının modern biçimlerine ayrılmış. Derrida’nın felsefi yaklaşımlarının ve düşünsel birikiminin kompakt bir sunumu…"
Dostluklar...

14 Tem 2010

Not another teen movie

Birçoğumuz bir dönem gençlik filmleri furyasına kapılmıştır. Amerikan Pastası serisini izlemeyen yoktur herhalde. Gerçi, Amerikan Pastası serisi diğer gençlik filmlerine göre daha sert ve +18 kalıyor. 

Aslında bu tarz filmler üç aşağı beş yukarı benzer karelerden oluşuyor. Popüler bir amigo kız, ezik kız, bekaretini bozmaya çalışan abazan çocuk, futbolcu popüler bir erkek, inekler falan falan... Sınıflaşmış bir lise olur karşımızda. Ya da çılgın üniversiteler. Her neyse.

Bu seferki gençlik filmimiz adından da anlaşılacağı gibi diğerleri gibi değil. Gençlik filmleri tiye alınmış. Korkunç Bir Film serisi gibi denebilir. Repliklerin o önceki havası yerini komediye bırakmış. Ee zaten film müziğini de Marilyn Manson yapmış ki klibini de biliyoruz. Eğer izlemediyseniz daha önce Tainted Love ile ilgili yazıma şuradan tık yapıp izleyebilirsiniz. Eğer gençlik filmi tadında olsun ama biraz da farklı olsun istiyorum diyorsanız bu filme bir bakının derim.

7 Tem 2010

In the Mood for Love


Minyon tipler... Makineden çıkmış gibi biçimli vücutlu kadınlar ve çiçekli elbiseler… Alışık olmadığımız kültür. Çekik gözlülerin filmleri bazen çok kötü gelir. Zorlasam bile izleyemem. Ama yapınca da tam yaparlar. Dövüş filmi deyince zaten akla Japonlar, Jackie Chan, Jet Lee geliyor. Romantik komedi deyince de, son zamanlarda o kadar çok Kore filmi izledim ki, bir numarayı Kore alıyor benim listemde. Geçenlerde de ilk defa Çin yapımı bir aşk filmi izledim “In the Mood for Love” diye. 1960 dönemi bir film. Mükemmel ötesi dersiniz ya, işte tam bu film için yaratılmış bu kelime.


Biraz önyargıyla başla tuşuna bastım ilk önce. Sıkıcı, saçmasapan olur, diye düşündüm ve film hakkında imdb puanı dışında da bir bilgim yoktu ki filmin ilk dakikalarında "İlginç bir şeye benziyor." diye düşünmeye başladım. Uzak doğu filmleriyle de son bir senedir ilgilenmeye başladım denebilir. Yani pek bilgim yok! Sonra, merakla sıkılmadan izledim ve film gerçekten başarılı bitti benim için.

Filmde dikkatimi çeken iki olay vardı. Biri yansımalardan çekilen görüntüler. Belli kısımları ufak açılardan yakalayan desem daha doğru olur. Teknik bir adı var mı? Varsa nedir? Bilmiyorum. Sinema ve Televizyonla ilgili teknik bilgim de yok. İkincisi ise başroldeki kadın ve erkek filmde başka birileriyle evliler. Film boyunca bu geri plandaki eşler zaman zaman ortaya çıkıp repliklerini söylüyorlar da. Ama hiçbir şekilde suratlarını göremiyorsunuz. Arkadan gözüküyorlar ya da ayaklar kamera önünde. Bana göre buradan anlatılmak istenen, başta iki ayrı çift mutlu gibi  gözükse de aslında hiç de öyle olmadığı, eşler birbirini bile zor gördüğü, umursamadıkları gibi şeyler. Zaten filmin sonunda belli oluyor aralarındaki ilişki durumları. Ve boşrollerin aralarındaki ilişki o kadar tutkulu ki... Bakışlarıyla sevişiyor sanki. Ellere bir dokunuş tüm benliklerine yetiyor.

Bunun yanında müzik seçimi çok doğru geldi bu film için. Çaldığı an kadının zarafetiyle. Çok konuşmaya gerek yok. İzleyin ve o derin sessizlik sizi içine çeksin ve aslında hiç sessiz olmadığını hissedin.



Yönetmen: Kar Wai Wong
Puanı: 8.1
Tarih: 2000

Globalleşmenin geleceği: Bunun sonu korku ütopyasıdır



Globalleşme deyince çok çeşitli tanımlar yapılabilir. Bence en genel tanım, farklılaşma ve aynılaşma kavramları üzerinden olan. Globalleşme kavramı, dünya toplumlarının birbirine benzeme süreçleri ile buna bağlı olarak tek bir küresel kültürün ortaya çıkması, bazen de toplulukların ve kimliklerin kendi farklılıklarını ifade etmesi ve tanımlaması amacıyla kullanılabilmektedir. [1]

Bugün globalleşme kaçınılmaz bir olgudur. Gelecek yüzyıllarda globalleşmenin bitmesi söz konusu olur mu? Globalleşme kendi kendini bitirecek diye düşünüyorum ben. Büyük güç olan devletler daima eski zamanlardaki gibi dünyaya hâkim olma duygularını da büyürlerken büyütürler. Çok mantıksız bir düşünce demeyin. Mantıksız olsa 21. yüzyıl çağında halen daha onca savaşla uğraşmak zorunda kalmazdı dünya. Bu tek hâkim olma düşüncesi, ülkeleri her şeyi yaptıracak duruma getirir. Ellerindeki tüm gücü kullanmaya şevk edecektir.

Bunlardan biri de insan nüfusunu azaltmak. Bir ülkenin en önemli gücü, askeri gücüdür. Savunma ve saldırı olsun askeri gücü nüfus bakımından ve tabii ki de donanım bakımından ne kadar iyiyse o kadar ayakta kalmaya devam eder. Bugün bir yerleri ele geçirmek adına bin tane insanla uğraşmaktansa yüz tane insanla uğraşmak her zaman çok daha kolaydır. Günümüz teknolojisiyle bu nüfus azaltımını çok daha çeşitli ve sizin yaptığınız anlaşılmayacak biçimde ortaya koymak çok basittir. Örneğin, her sene çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Kuş gribi, Kırım Kongo ve en son çıkan Domuz gribi. Bunların sonucunda birçok insan ölüyor. Zaman geçtikçe çok daha şiddetli sonuçlar doğuracak olaylar olacaktır. Bunlar sadece artçı depremler.

Yeni bir teknoloji çıktığında ya da var olanı bir üst seviyeye taşıdığımızda hepimiz mutlu olmuşuzdur. Tersi bir duyguyu yaşadınız mı hiç? “Kahretsin, sona hazırlayan bir yenilik daha!” diyen birini duymadım hiç. Ben de demedim sanırım.

Teknoloji gelişecek gelişecek… Belki aklımızın almadığı, imkânsız gibi görülen şeyler bulunacak. Sonuçta bugünkü teknoloji için de geçmişteki insanların imkânsız gözüyle baktıkları olmadı mı?

Geçen birkaç ay önce, bina yapımıyla ilgili bir belgesel izlemiştim. Çin miydi, Japonya mı tam hatırlamıyorum. Çekik gözlülerin memleketlerinden biri. - Onlardan her şey beklenir zaten.- Gökdelen yapımıydı, ama normal bildiklerimizden çok daha yüksek ve içinde sadece oturmak için daireler yok. Bir şehri uzaya doğru uzattığımızı düşünün. İçinde alışveriş merkezi, çim alanları vs her şey var. Ani bir rüzgârda özel camlar aşağı inip insanları koruyor ve yangın durumunda sadece o kısma ait asansörlere binip aşağı iniyorsunuz. Her şey ince detayına kadar düşünülmüş.

Olay şu: İnsanoğlunun üstüne tanımam etrafı yok etmede. Her tarafta alarm çanlarını duyarsınız. Ormanlar gidiyor, su bitiyor, hayvanlar tükeniyor diye… Her bulunan boşluğa kocaman bir bina dikiyorlar. Alışveriş merkezleri yapıyorlar. Bununla birlikte nüfus da hızla artıyor. İnsanlara yeni yer gerekiyor. Bu yüzden havaya doğru bir yapılaşma en mantıklısı. Çekik gözlülerim bunu da yapmışlar zaten.

En son elimizde kurak topraklar, soyu tükenmemiş birkaç hayvan, ileri teknoloji, dünyada avuç kadar kalmış insanlar, klon canlılar… Globalleşme kaçınılmaz, kötü bir olay da değil ama iyi şey ile köyü şey yan yana ilerliyor. Biz insanlar bazen kötü olanı bir adım öne çıkartabiliyoruz ve bu da bizim sonumuzu ufaktan hazırlıyor gibi.

İmkânsız gibi gözüküyor bu düşünceler ama etkileşim içindeki dünya her geçen gün büyüyor, keşfediliyor. Gülü seven dikenine katlanır ama o dikenler de kırılmaz ya da azaltılmaz değil. Bunu da bizler yapabiliriz. Sonumuzun korku ütopyasına dönmemesi dileğiyle…

Dostluklar…

Photo by

[1] KOÇER, Gökhan: Küreselleşme ve Uluslar arası İlişkiler’in Geleceği

5 Tem 2010

Herkes horon tepsin istiyorum...

Hayatımın en güzel gecelerinden birkaçı 2006 senesinde Malatya'da geçmişti. Lise halk oyunları ekibi olarak Türkiye finallerine katılmıştık. Evden zar zor izin almış, okul müdürünün iknalarıyla ailem kabul etmişti. Hocalarım bırakmak istemiyorlardı beni ki ben de kesinlikle bırakmak istemiyordum. Bir seferinde izin alamamıştım. Çok büyük acıydı. Neyse… Artvin, halk oyunları dalında ad yapmış bir ildir. Biz de bunun getirisiyle çok disiplinli ve ciddi çalışmalar yapıyorduk ki kimi günler yer ve zaman sıkıntısı gibi aksaklıklar olabiliyordu. Ama eğitmenlerimiz ve dansçılar “bize” çok inanıyordu. Oluşan ekip ruhu mükemmeldi, Artvin’in en iyi ekiplerinden sayılıyorduk. Yani, öyle dendiğini bile duydum.

Her şey hazırlandı. Aslında biz hiçbir zaman hazır olmazdık, çünkü en iyi performansımızı sahnede gösterirdik. Eğitmenimiz, daha doğrusu abimiz Murat Hoca'nın lafı vardır. “Birinci olmadıktan sonra ha ikinci ha on ikinci olmuşsun” diye. Buradan ne kadar ciddi çalışmalar yaptığımız belli oluyordur bence.

Yarışmadan önceki gece bütün ekiple çay bahçesi tarzı bir yerde toplanmıştık. O cümbüşü görmek lazım. Her şehirden bir sürü dansçı. Herkes çalıp oynuyor, tanışıyor falan. Yöreyi bilmesek bile oynayanların arasına girip dans ediyorduk. Bizim yörenin ezgilerini çalınca bu sefer de onlar giriyordu. Tam bir kültür kaynaşması. İnsanlar hal koyunları sayesinde yaşamadıkları birçok deneyimi tadıyorlar. Birçok yeri görüyor; kültürü, dansı öğreniyorlar. O ruhu, neşeyi hissetmek çok farklı. Halk oyunlarının yeri benim için çok farklı olmuştur. Oynarken çok büyük keyif almışımdır.
Ve yarışma....

Sıra bize gelince sahneye ilk kızlar çıktı. Yarışma anında biz kızlar sahneyi terk edip erkeklere devrettiğimizde duyduğum o heyecanı hayatım boyunca başka yerde hissedemedim. Herkes o kadar mutluydu ki, “Bu bölümü atlattık, kusursuzduk, kesin birinciyiz.” dedik. O hissi hayatım boyunca çok aradım bir daha bulamadım.
O gün Allah bilir ve izleyenler de biliyor ki birincilik bizim hakkımızdı ama biz dördüncü olduk. Alttaki videoyu izleyerek ne kadar düzgün oynandığını da görebilirsiniz.
Geçenlerde Türkünü Söyle adlı yarışma programı TV'de açıktı ve hoşuma gidince izledim. İzlerken Efeler gösteri yaptılar ve Türküler halk oyunlarında çalan müzikleri aklıma getirdi. Birden duygulandım çok. Aklıma sonra lisedeki ekibin tüm zamanları aklıma geldi. Sonra en son yarışmaya çıktığım Malatya finali gözyaşlarımın önündeki seti kaldırıp boşalttı çok fena. Geçmişi düşününce duygulanmamak elde değildi.
Üniversitede de devam etmek istesem de disiplinli bir çalışma ortamı bulamadığımdan katılmak istemedim. İsmini yazdıran insanlar çalışmaya bile gelmekten acizdi. Sürdürmek çok istedim ama İstanbul Üniversitesi'nde sosyal etkinlik adına bir şey yapmak özel çaba isteyen bir şeydi.